Yeni Atölyede İlk Röportaj… Cezmi Orhan…

Çağımızın gerçek sanatçılarından çok değerli Cezmi Orhan’ı, henüz tadilatını bile tamamlamadığı yepyeni atölyesinde ziyaret ettik. İşlerinin ve yoğun programının arasında bize vakit ayırarak sorularımızı her zamanki içtenliği, sanatçı duyarlılığı, bilgeliği ve misafirperverliği ile, Cezmi Orhan farkı ile yanıtladı. İşte merak ettiğiniz o yanıtlar. Ben dinlemeye doyamadım eminin siz de okumaya doyamayacaksınız 🙂 Keyifli okumalar…

sohbet1

Ş.G. : Sevgili Cezmi Orhan bize biraz kendinizden söz eder misiniz?

C.O. : Bir görüşmede yanıtı en zor sorudur bu. Çünkü kendinden söz etmenin zorluğu öznel bir alanın nesnel bir dile çevrilmesi zorluğudur. Ancak kaçış yok. İlk ve Orta öğretimimi Malatya’nın Doğanşehir ilçesinde tamamladım. Ardından Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim-İş Eğitimi Bölümü’nde lisans ve Hacettepe Üniversitesi GSF Resim Bölümü’nde Yüksek Lisansı bitirdim. Sonrasında Sanatta Yeterliğe devam ettim. Bu eğitim sürecinin can alıcı temel noktaları; annemin resim yapmama yaptığı olağan ötesi teşvik ve katkılarının yanı sıra bugün ikisi de önemli ressam olan Ekrem Kadak’ın ortaokulda, Yusuf Demirtaş’ın da lisede, bir rastlantı sonucu, resim öğretmenim olmalarıdır.

Bu rastlantının bugün ressam olmamda tarifsiz bir yeri vardır. Öyle ki Ekrem Kadak’ın ortaokulumuzda oluşturduğu atölyede resim yapmanın yarattığı büyük coşku ve ardından bir beyaz eşya dükkânında gerçekleştirdiğimiz sergi ressamlığımın adeta başlangıç adımıdır. Gerçekten de ortaokul ikinci sınıfta yaptığımız bu sergiyle kendimi ressam olarak duyumsamış ve iç disiplinimi hep bu hayal üzerine kurgulamışımdır.

Ş.G. : Bir dönem sizden resim dersleri almıştım ve unutulmaz anılar bıraktınız bende. Hatırladığım şeylerden biri de resim yapabilmek için yetenek gerekmediğini söylediğiniz. Oysaki çoğumuz tam tersini düşünürüz. Peki, Leonardo Da Vinci, Michelangelo gibi ressamlar nasıl olunuyor? Bunu biraz açabilir misiniz?

C.O. : Beraber çalıştığımız dönemi böyle yâd ettiğin için çok teşekkür ederim. Doğrusu senin de desende gösterdiğin ilerleme ve estetik incelik ile üzerimde oldukça olumlu bir izlenim bıraktığını söylemeliyim.

Evet. Yetenek konusunda kanım bu. Özellikle bunda desen çizebilme konusunda daha ısrarcı olduğumu söylemeliyim. Yetenek, bir taraftan erken uyarılmış ilgi olmakla beraber, çok çalışma ile gerekli düzeyde yoğunluğun üst üste oturmasıyla ortaya çıkan bir yetkinleşme eylemliliğidir.

Kuşkusuz bireyde, sanat yapabilme kişilik özelliklerinin belirmiş, özendirme/özenme arayışının başlamış ve tutkulu bir kişiliğin bastırılamaz arzusunun fark edilir duruma gelmiş olması beklenir.

Yetenek, özellikle büyük sanatçılara çok sık yakıştırılan bir meziyet olarak karşımıza çıkar. Evet, büyük sanatçıların daima ortalamanın üstünde bir yeteneğe sahip oldukları tartışma götürmez bir gerçektir. Ancak bu, onların yaşamöyküsüne bakıldığında şaşırtıcı bir durum değildir.

Söz konusu, Rönesans’ın ve tüm zamanların büyük sanatçıları Leonardo ve Michelangelo’nun serüveninde yine vergisel bir meziyetin değil, erken yaşlarda fark edilmiş kişilik özelliklerinin, hatırı sayılır bir eğitim sürecinin ve adeta insanüstü bir çabanın sonucunu görürüz. Her ikisi de onüç-ondört yaşlarında çağlarının önemli sanatçılarıyla yıllarca süren, usta çırak yöntemiyle oldukça disiplinli eğitimden geçmişlerdir. Dehalar veya sanatçılar huzursuz, tedirgin ve zaman kavramları olmayan insanlardır. Örneğin yazar Gogol’un yaşamı neredeyse ayakta geçmiştir. Sehpa gibi bir sürü şeyler yapıp onların üzerine kâğıtlar koyup her birinin üzerine yazarak çalışmıştır. Hiçbir zaman oturarak yazı yazmamıştır. Buradaki huzursuzluk sıradan bir huzursuzluk değildir, içindeki yaratma cesaretinin ve arzusunun bastırılamazlığının huzursuzluğudur.

CO-resim7

Ş.G. : Buna zaman kaybetmemek de diyebilir miyiz?

C.O. : Zaman kaybetmemek, gelen esini, ilhamı o anda kaçırmamak, yazılacakları o anda yazabilmek, yapılacakları o anda yapabilmek ve o sehpadan o sehpaya, o sehpadan o sehpaya giderek bütün yazılarını yazıyor. Leonardo da 24 saatin içinde kesik kesik toplamda 4 saat uyuyor, 20 saat çalışıyor. Bu bazen sanat, bazen bilim, bazen anatomi, bazen desen, bazen başka şeyler. Picasso günde 16 saat resim yaptığını söylüyor. Yani şöyle bakıldığı zaman aslında deha emektir, deha alın teridir. Tabi bu alın terinin bir özelliği var, bu alın teri kuşkusuz ki bedenle harcanan alın terinden farklı bir alın teridir. Zekânın, üstün zekânın veya üstün çabanın, bilincin ve aklın yaratıcı unsurlarıyla donanmış bir çalışmadır, belki beyin çabasının en üst emek türüdür. Sıradanlaştırarak söyleyeyim, böyle baktığınız zaman, bu çabayı herhangi biri verse o da belki bir deha kadar değilse bile dâhiye yakın sonuçlar elde eder.

Ş.G. : O zaman hepimizde öyle bir potansiyel var diyebiliriz.

C.O. : Tabi ki var. İnsanın fark etmediği, ancak karşılaşmalarla ortaya çıkabilecek olağandışı meziyetleri, birikimleri ve gizil gücü var.

sandalye

Ş.G. : Peki bu karşılaşma ile mi ortaya çıkar? Tesadüf mü o zaman?

C.O. : Karşılaşmayla ortaya çıkar. Karşılaşmayı birkaç ana unsura bağlamak lazım. Örneğin modern toplumların oluşumundan sonra öğretmenlerin bilgi aktarımları sırasında bilgi ile karşılaşma pasif karşılaşmadır, sizin çok aktif olmadığınız, pasif olduğunuz bir ortamda bilgi size aktarılır. Bir yerden bir yere gidersiniz, daha aktifsinizdir, bir sanat eseri, bir sanatçı, doğada her hangi bir uyarıcı nesne görürsünüz ve uyarılırsınız. Bu karşılaşma sizdeki potansiyelin kıvılcımını yakabilir ve bu bir süre sonra meşaleye dönüşebilir. Kişisel görüşüme göre karşılaşma gelişmenin en büyük özelliğidir. Karşılaşma aynı zamanda ilerlemenin de ana unsurudur. Örneğin muhafazakârlık başka hiçbir kültürle karşılaşma arzusunu kabul etmemektir. Oysa başka kültürlerle, yapılarla, çatışmalarla karşılaştığınızda, kültürel çatışmalar yaşadığınızda ilerleme kat edersiniz.

CO-resim5Ş.G. : O zaman karşılaşmayı yakalayabilmek için de ona açık olmak, o hazır bulunuşluğa sahip olmak gerekir diyebilir miyiz?

C.O. : Denebilir çünkü rastlantı, karşılaşma, tesadüf hazır kafalarla ilişkili bir meseledir veya açık algıyla karşılaşma bir karşılaşma anlamı taşır. Birikim yoksa, belli bir alana doğru yönelmemişseniz, duyarlık geliştirmemişseniz veya duyarlığınız kendiliğinden açık değilse o karşılaşmadan bir sonuç alamazsınız. Yerden çıkarılan bir arkeolojik nesnenin, tarihi eser kaçakçısı için farklı, köylü için, köyün muhtarı için, çoban için, müze küratörü için farklı anlamları vardır. Karşılaşma doğal olarak karşılaştığı aklın ve zekânın birikimiyle anlam bulur. Benim bu karşılaşmadan kastım sanatçı duyarlılığını içinde tutan ve gerekli şartları adeta arayan demektir.

Ş.G. : Bu arayış bilinçli bir arayış olmayabilir mi?

C.O. : Tabi, bilinçli olmayabilir.

Ş.G. : O anda da fark edilebilir yani.

C.O. : Evet, içindeki potansiyelin, gizil gücün, enerjinin bireyi o tarafa doğru yönlendirecek bir yoğunlukta olması lazım.

Ş.G.: Karşılaşma sayesinde de enerji akışa geçiyor yani.

C.O. :Evet. Otonom gelişme diye de bir şey de vardır tabi ama bu zayıf bir gelişme, zayıf bir genetik havuzdur, akraba evliliği gibidir. Oysa karşılaşma zengin bir havuzdur ve neredeyse kültürel melezleme olur ve kültürel melezlenme insan gelişiminin en önemli ayaklarından birisidir hatta lokomotif özelliği taşır. Bugün hala Paris’in, New York’un ya da Berlin’in taşıyıcı olmasının nedeni çok farklı uluslardan, etnisiteden, inançtan, kültürden insanların orada karşılaşmaları ve birbirlerini beselemeleridir. Gelişmemiş yerlere bakın, ortalamanın da altında bir kültürel yapı yüz yıllarca oraya hükmetmekte ve dolayısıyla da herhangi bir gelişme, ilerleme olmamaktadır.

paletŞ.G. : Yani aslında herkesin hayatında resim, müzik, heykel gibi bir sanat dalı olabilir, olmalı. Peki, hayatımıza sanatı dâhil etmemiz bireysel gelişimimiz, ilişkilerimiz, iletişim şeklimiz ve toplumsal ileri gidiş bakımından nasıl bir etki yaratır sizce?

C.O. : Kuşkusuz öyle. Olabilir değil olmalıdır. Çünkü sanat pedagojisi (eğitim ve eylem süreçleri olarak) en amatörü dahi bireyin duygu dünyasının uyumunu düzenleyen (harmonisinin) en üst araçlardır. İnsan daima iç dünyasının huzuruyla gönenir. Sanat veya sanat uğraşı bunu, çıkarsız, beklentisiz, özgür, vaadsiz ve itaatsiz bir biçimde sağlayabilen en kolay ulaşılır alanların başında gelir. Sanatın doğal sonuçlarından biri özgür bireyin inşasıdır. Bireysel gelişim denen şey de ancak güdümlenmeden ya da güdümden çıkmış özgür bireyin inşasıyla mümkündür. İnsan-insan, insan-toplum, insan-doğa, insan-hayvan, özetle bütün ilişkiler ve iletişim formları için asgari gereklilik; önyargıdan, çıkardan, beklentiden, ayrımcılıktan vb. hallerden uzak olmakla sağlanabilir. Bu özellikler ancak vicdanı ve aklı hür insanda vücut bulur. İşte sanat uğraşı bireyin iç dünyasını bu niteliklerle kurar. Çünkü bütün sorunsalı güzellik olan bir disiplin alanının döşeyeceği yolun başka bir sonuç vermesi beklenemezdi herhalde.

Öyleyse her insan, istediği takdirde bir sanat dalında kendisini ifade etmeye olanak bulur. Sanat yalnızca profesyonellerin varlık alanı olarak görülmemelidir. Sanat herkesindir. İster yapma-etme, ister kuram-bilgi ve ister izleyici-alımlayıcı olarak.

Ayrıca toplumsal ileri gidiş olarak da eğer sanatın ve sanatla ilgilenmenin sonuçları merak ediliyorsa, Ortadoğu ve Afrika gibi sanatsız toplumlarla Avrupa ve Amerika gibi sanatlı toplumların gelişmişlik farklarına bakılmalıdır. Sanatın öncü olmadığı hiç bir toplum ilerleyemez. Buluş yapamaz. Teknoloji geliştiremez. Çünkü bu fiillerin rahmi hayaldir, meraktır. Sanatçı akıl hayal kuran ve merak eden akıldır. Hayal yoksa hiç bir şey yok demektir. Örneğin Leonardo uçmayı hayal etmeseydi bu gün tonlarca demir havada uçmazdı.

Onun için Cumhuriyetin kurucu aklı, Cumhuriyetin esası kültürdür diyerek, Osmalı’da başlamış olan aydınlanmacı adımlara (Sanayi-i Nefise Mektebi gibi ) yeni ve daha ileri adımlar ekleyerek sanatın öncülüğüne ve kültüre inançlarını ortaya koymuşlardır.

Ş.G. : Tarihin yazıyla daha doğrusu “resim”le başladığı biliniyor. Yani insanlar “insan” olduğundan beri semboller kullanıp resim yapıyorlar diyebiliriz. Tabi ritim-müzik, dans ve heykel de hep vardı hem birey olan insanın hayatında hem de toplumsal hayatta. Bu bana sanatın insanın ruhunda var olan durdurulamaz bir enerji olduğunu düşündürüyor. Belki bir varoluş enerjisi, siz ne dersiniz?

C.O. : Evet. Doğru. İnsan bir doğa varlığı olmanın yanı sıra doğaya, aklın ve becerinin sonuçlarını ekledikçe kesintisiz bir ruhsal enerjinin birikimine sahip olmuştur. Ritim, sesin kontrolü, vücudun anlatımsal bir dile evrilmesi, başparmağın evriminin en ileri sonuçlarından olan üç boyut forma hâkimiyetin yanı sıra, insanın doğaya eklediği en üst ve öncü motif çizgi ve çizgi yoluyla gelişen soyut düşünme yeteneğidir. Tabi ki bu da varoluş enerjisinin bitmezliğine kaynaklık etmektedir.

CO-resim1

Ş.G. : Baş parmak?

C.O. : Başparmak insan evriminin akıldan önceki ilk temel mekaniğidir. Başka hiçbir canlının başparmağı çalışmaz. Başparmak tutma eyleminin, kavrama eyleminin mekaniğidir. Kavrama nesneye biçim vermek için olağanüstü bir olanaktır ve sadece insanın evriminde gerçekleşmiştir. Dolayısıyla nesne yapma, savunma silahları geliştirme, barınma için ilk mimari çaba, ardından tarımın gelişmesi… İnsanlık tüm bu gelişmeleri başparmağın evrimine borçludur. Eğer başparmak olmasaydı insanlık bu kadar gelişmezdi ve aklını da bu kadar geliştiremezdi çünkü akıl nesne ile iletişim halindeyken gelişir. Gereksiz bir akıl gelişmez.

Ş.G. : Bu çift taraflı olabilir mi? Akıl evrimleştiği için başparmak da evrimleşmiş olabilir mi?

C.O. : Ben tersini düşünüyorum. Mekanik duyuları geliştirir, duyular mekaniği geliştirmez. Vücut bir makinadır. Akıl bunun çerçevesinde gelişir. Daha sonra döngüsel bir durum başlar. Ben mekaniğin akıldan önce olduğu kanaatindeyim. Nesne ürettikçe nesnenin felsefesi oluşur. Nesne yoksa felsefe olmaz.

Ş.G. : Üretmek için bir ihtiyaç doğmuş ve bu ihtiyaç da akılla beslenmiş olabilir mi?

C.O. : Tabi ki burada artık o dönüşüm başlamış oluyor. Bu tutma eylemi olmasaydı akıl gelişebilir miydi bilemiyorum.

Ş.G.: Çok eski çağlardan beri resim, müzik, heykel gibi sanat dalları psikolojik rahatsızlıkları tedavi etmek amaçlı kullanılıyor. Sizce sanat nasıl bir güce sahip ki böyle bir etki yaratıyor?

C.O. : Sanat onarıcı, yapıcı, yükseltici ve uyumlayıcıdır. Uyumlamak insanın harmoni kurabilme becerisinden kaynaklıdır. Harmoni nedir? Doğanın kendiliğinden getirdiği, insanın kentler yaratmaya başladıktan sonra gözüne en uygun ve en insani normlar, oranlar üzerinden iç doğasıyla kurduğu o bütünlüğe harmoni denir. İnsan bir harmoni varlığıdır. Mimaride harmoni, uyum yoksa orada insan huzursuz olur. Bu huzursuzluk sanatçı esinine benzer bir huzursuzluk değil çöküntü huzursuzluğudur. Şimdilerde İstanbul’un şehir siluetinin bozulduğu söyleniyor, aslında bozulan siluet değil insanın şehirle kurduğu dengenin harmonisidir. İnsan o harmoniyle manevi bir ilişki kurar. Sanat, maneviyat ilişkisinin en üstüdür çünkü dolaysız, beklentisiz, vaatsiz ve itaatsizdir. Doğada kendiliğinden bir harmoni vardır. İnsan doğayla altın oran ve kendi iç düzeni üzerinden bir harmoni ilişkisi kurar. Hatta doğadaki besin zinciri bile bir harmoni ilişkisidir. Hiçbir hayvan kullanmayacağı bir barınağı yapmaz, yemeyeceği bir besini avlamaz. Bu doğanın ve insan doğasının kendiliğinden getirdiği olağanüstü bir harmonidir. Harmoni yoksa; insanın, doğanın veya herhangi bir canlı varlığın huzur bulması mümkün değildir.

Ş.G. : O zaman sanat bu harmoniyi sağlar diyebilir miyiz?

C.O. : Evet, dolayısıyla sanatın insan psikolojisi üzerindeki etkileri üzerinden söylersek, sanat onarıcıdır, yapıcıdır, yükseltir, süblime eder ve uyumlayıcıdır, harmoni kurar.

Ş.G. : O zaman bilinçdışının aradığı o harmoniyi, dengeyi, uyumu; sanat yine bilinçdışından geldiği için sağlıyor diyebilir miyiz?

C.O. : Bilinçdışını Freudyen anlamıyla değil de, daha çok insan potansiyeli, insanın duygu potansiyeli, birikimler, deneyimler üzerinden tanımlamaktan yanayım. Bilinçdışı aynı zamanda kültürel maneviyatla beslenen bir alandır.

Ş.G. : Bilinçdışı kelimesini özellikle kullandım, yani farkında olmadığımız anlamında.

C.O. : Evet evet, ama bilinçsiz değiliz, sadece farkında değiliz. Sanat büyük güçtür. İnsanın kendini ifade de dolaysız ortaya koyabildiği ender bir disiplindir.

Ş.G. : Peki bu kendini dolaysız ortaya koymayı bilinçli mi yapıyor insan?

C.O. : Bilinç kavramını; insanın yaptığı her şeyi kontrolle, iradesiyle, öğrenilmiş, didaktik formlarla, önemli ölçüde yargılar olarak ortaya koymak diye düşünüyorsak evet bilinç dışı. Ama ben bilinç meselesini çok da bizim anladığımız anlamda irade olarak görmüyorum. İrade olarak kavradığımız alanın daha ötesinde bir anlama sahiptir. Bilinç kavramı aydınlanmanın kavramıdır. Aydınlanmanın temel özellikleri olan araştırmacı olmak, okumak, yazmak vs. bilinçli olmanın da ana kaynaklarıdır.

Sonuç olarak, psikolojinin en büyük açmazı kendini alabildiğince özgür ifade edememek ise sanatın en büyük olanağı ve zemini de kendini ifadede en özgür araç olmasıdır. İşte bu nedenle sanat yoluyla insan kendini onarır. Aynı zamanda sanatın büyük gücüne insanlığın en büyük zekâlarının dahli ve ilgileri de delalettir. Sanatla ilgilenen insan, zekâ ve dehadan payını alarak ruhsal yükselmenin gönencini yaşar. İşte aynı zamanda onarıcı olan da budur.

foto2

Ş.G. : Sanatçı olmak nasıl bir şey? Sanatçı beyni nasıl çalışıyor?

C.O. : Sanatçı olmak, her şeyden önce kendi farkının farkında olmak ve bu farkın açığa vurulmasında her hangi bir mahcubiyet duymamaktır. Biliyorsunuz meziyetler uzun süre ortaya konmaz, mahcubiyet duyar, utanır, çekinirler insanlar. Oysa sanatçı olmak kendinin farkına varmaktır “Benim bir farkım var ve ben bu farkımı ortaya koymakta hiçbir şekilde mahcubiyet duymamalıyım” diyebilmektir. Sanat insana bu özgüveni verir. Sanatçı olmak, varlığa, insana, doğaya ve çevreye başka bir açıdan yani duyarlık üzerinden bakmaktır. Duyarlık, aklın, zekânın ve sezginin, yalın ve yalansız sentezi demektir. Neden yalın ve yalansız? Yapay duyarlılıklar vardır, aslında duyarlı değil ama duyarlıymış gibi görünür. Buna timsah gözyaşları denir. Aslında biliyorsunuz timsahların gözyaşı duygu, duyarlılık kaynaklı değil fizyolojik bir durumdur. Örneğin siyasi ya da toplumsal çıkar gözeten insanların dezavantajlı gruplara karşı duyarlı olduğu numarası çok çekilir. Dolayısıyla bir duyarlığın içinde aklın, zekânın, sezginin en normatif, en doğru işlevi olmalıdır. Bunlardan biri yalansız değilse insanlığın aleyhine dönüşebilir. İkinci dünya savaşında bilim insanlarının insanlığa nasıl ihanet ettiğini gördük. Onlar da aklın, zekânın ve sezginin gücünü kullandılar. Ama yalan söylediler, yalın değillerdi. Duyarlık, saf aklın, zekânın ve sezginin hiçbir pragmatist nedene dayanmadan kullanılmasıdır. Sanatçı bu özellikleri kendinde toplayabilen nadir insanlardandır. Sanatçı olmak, çocuk saflığıyla insanlığı ileri taşıma arzusunda olan bir hayalperest olmaktır. Müstakil birey olmak, egosantrik olmak ancak asla egoist olmamaktır.

Sanırım sanatçı beyni; iyiye, güzele, dostluğa eğilimli, arayan-araştıran, yenilikçi ve ilerlemeci bir beyin olarak çalışıyor.

Ş.G. : Peki, Türkiye’de sanatçı olmak desem? Nelerle mücadele ediyorsunuz?

C.O. : Türkiye’de veya başka bir yerde önce olan bitenin ayırdında olan insan ve sonra sanatçı olarak, her halükarda verilen mücadele saygın bir varoluş mücadelesidir. Bu varoluş kişisel varoluş savaşımı üzerinden insanın ve insanlığın yani en yüksek perdeden hümanizmin de insanın varoluş çabasıdır. İnsanlık tarihinin en soylu mücadelesi en başından beri hümanizm mücadelesidir. Erasmus’tan More’a, Hallac-ı Mansur’dan Pir Sultan’a uzanan bir savaşımdır bu.

CO-resim3Dolayısıyla sanatçı olarak karşılaştığımız zorluklar esasen insanlaşmanın karşılaştığı zorluklardan bağımsız değildir. Ancak yine de güncel ve pratik sorunlar bakımında ülke zorlukları ele alınacak olunursa çok sayıda güncel sorundan söz etmek mümkündür. Bunların başında; yönetici sınıfının öncelikleri, tercihleri, yönelimleri ve yönlendirmeleriyle ortaya çıkan uydu sosyolojinin, hayatın ve iklimin zorlukları gelmektedir. Muhafazakârlık denen, hiçbir şekilde insan gelişiminin yirmi birinci yüzyıl koordinatlarına uymayan, kadın ve erkeği eşitlikten alı koyan, yaratma ve üretme alanını belli kesimlere veya belli cinsiyete tekelleştiren bu uydu sosyoloji günümüz toplumunun en büyük zorluklarından birisidir. Sanatçı duyarlı bir insan olarak,  bunlardan bağımsız yaşayan bir varlık değildir. Bir rüzgâr esse bir yaprak kadar sallanır, bir soğuk olsa bir sokak hayvanı kadar üşür. Tüm bunların toplamıdır sanatçı olmak.

Bu zorluklar sanatçının doğal atmosferine daha az sergi, daha az uluslararası ilişki-iletişim, daha az dolaşımda olmak, daha az takdir, daha az ışık ve ne yazık ki az… daha az… daha az hayat ve umut olarak yansımaktadır.

Ancak her şeye rağmen, umudun vahası olan sanatın içinde olmak, sonsuzluğun bir neferi ve umudun bir parçası olmak tarifsiz bir huzurdur. Çoğalmaktır. Çok olmaktır.

Ş.G. : Paylaşmak gibi mi?

CO-resim2C.O. : Buradaki paylaşmak, karşılaşmanın yarattığı, karşılıklı düşünce, arzu, birikim ve fikir alışverişidir. Sanatın zaten bütün meselesi budur. Bir şair kitap olacak kadar şiir yazarsa onu bastırıp Ahmed Arif olmak ister. Bir kitapla insanlık bütün bir Türkçe tarihi hasretinden prangalar eskitir. Çünkü şair onu paylaşmak ister. Eğer tek şiir ise onu da bir şekilde paylaşmak ister. Çünkü sanatçı bilir ki karşılaşma veya paylaşma ile o yapıt tam anlamıyla anlam bulur. Çekmecede saklı, hiç kimseyle paylaşılmayan bir sanatın doğal olarak hiçbir karşılığı yoktur.

Ş.G. : O zaman eserleri paylaşmak gerekir.

C.O. : Evet. Ressamlar bunun için her yıl, birkaç yılda bir resimlerini insanlarla, sanatseverlerle, sanat alımlayıcısıyla paylaşırlar. Buradaki alımlayıcı maddesel, parasal bir anlam taşımamaktadır. Erhan Bener bir kitap yazarsa bunu yayınlamak, bütün insanlığın ortak malı haline getirmek ister. Paylaşılan şey insanlığa ait hale gelir ve sanatçı insanlığa ait olmak ister.

Ş.G. : Sanatçı aslında o eseri paylaşmak için yapmıyor olsa da sonuç oraya gider.

C.O. : Sanatçı kendisi için üretir. Ama o bütün toplumun ve bugünün malı olur. Mustafa Kemal “Sanatçı alnında ışığı ilk duyumsayan kimsedir” demiştir. Bu sanatçı ileriyi gören kişidir anlamında düşünülmemelidir. Hiç kimsenin yarını görme ihtimali yok. Sanatçıların diğerlerinden farkı, o günü, o anı doğru hissetmesi ve yaşamasıdır ki zaten bugün çok ileri bir zamandır. Kendi çağınızdaki insanlarla aranızdaki farkı düşündüğünüz zaman, bugünü bugün olarak hissediyor ve yaşıyorsanız zaten bugün çok ileridedir. Gelecek dediğimiz şey olsa olsa tasavvurdur, hayaldir. Şimdi ölürüz ve gelecek olmaz. Benim görmediğim gelecek gelecek sayılmaz. Örneğin, Leonardo’nun uçma arzusu gelecekle ilgili bir mesele değildir. O anın meselesidir. Leonardo bir fütürist değil bir zaman insanıdır, toplumun geri kalanı ondan üç-beş yüzyıl geridedir. Bütün sanatçılar aslında bir zaman insanıdır.

Gelecek yoktur, bugün vardır, iyi insanlar galiba geleceği fazla düşünmezler, bugünü yaşanır hale getirmek, düzeltmek isterler.

Ş.G. : Eğitim sisteminin, “eğitime maruz kalmanın” insan üzerindeki etkilerini nasıl görüyorsunuz? Kendi öğrencilerinizde gözlediğiniz durumlar var mı?

C.O. : Eğitim verdiğim insanlarda eğitimin iki türlü sonucunu görmek mümkün. Eğitim istendik insan tipini yetiştirme işidir. Demek ki devletleşmiş toplumsal yapılarda insanı nasıl istiyorsanız ona göre müfredat hazırlıyorsunuz. Bu müfredatın sonuçları var. Fransa’daki özgür insan ve özgür insanın eğitimi gibi özgür insan da yetiştirebilirsiniz, bizdeki köy enstitülerinin eğitimi gibi hem kuramsal hem uygulamalı, bilgiye dönük, çok yönlü eğitim de verebilirsiniz. Bu bir hedef meselesidir. Yönetici sınıfın ufku, ideolojisi ve aklıyla biçimlendirilir. İnsanlık bu iradi yönlendirmenin çeşitli zamanlarda olağanüstü zararlarını gördü, yararlarını da gördü. Eğitimin yapısı sürekli olarak tartışılmalı ve gündemde tutulmalı, yeni insanın nasıl özgürleşeceği üzerine olmalıdır. Özgürlük dışında hiçbir eğitim formu insanlığa yarar getirmez. Yani insanlar; özgür insanları yaratmanın ya da insanların özgür bir şekilde var olabilme imkânlarının ne olduğu üzerinde geliştirilemiyorsa ne yapılırsa yapılsın bundan olumlu sonuç alınamayacaktır.

cezmi-orhan,-2011-ucube-1

Gelelim bana gelen öğrencilerin geldiği eğitimden kaynaklı farklara. İki türlü eğitim var, bir tanesi devletin, diğeri ailenin verdiği eğitim. Öğrenci tutucu bir aile, tutucu bir okul ve kadrodan geliyorsa kuşkusuz ki tutuk bir birey oluyor. Kendisini ifadede, oturup kalkmakta veya içindeki yeteneği dahi ortaya çıkarmakta son derece çekingen ve cılız oluyor.

Aile, öğretmenler, okul biraz daha özgürlükçüyse, klasik öğretmen olmaktan çok gerçek öğretmense ve öğrenci ile arasındaki ilişkiyi eğitimin gerektirdiği saygınlığa indirgemişse, yani kimlik kullanımından, not kullanımından, korkutmaktan vaz geçmişse, oradan gelen öğrenci becerikli, üstün vasıflı, yeteneği gelişime açık bir birey oluyor. Bunu gözlemliyorum.

kum1Ş.G. : Neredeyse 30 yıldır “Kum Sanat”ta sanat eğitimi veriyorsunuz. Hatta bir süre Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde öğretmenlik yaptığınızı biliyorum. Bir sanatçı, eğitmen ve veli olarak okullarımızda sanat eğitimi nasıl olmalı sizce?

C.O. : Bu şekilde ideal konuşmalar yerine bugün ne oluyor diye bakmak lazım. Bugün ne oluyor? Sanat adına, bilim adına, felsefe adına kötü şeyler oluyor. Bu üç şey adına kötü şeyler oluyorsa diğerlerinin bir anlamı ve mantığı yoktur artık. O eğitimi yapmanız veya yapmamanız hiçbir şey ifade etmez. Bu çocuklara doğru felsefe vermezseniz matematiği anlayamaz, doğru sanat vermezseniz trafik ışığındaki saygıyı dahi anlayamaz, doğru bilim eğitimi, doğru bir şüphelenme, kuşkulanma eğitimi vermezseniz tehlikelerden kendisini nasıl koruyacağını kavrayamaz.

Geçenlerde bir makale okudum, Avrupa Birliği devletleri tavsiye kararı niteliğinde bir program geliştirmişler; eğitimin her kademesinde, ister hukuk okusun, ister tıp, ister başka bir şey okusun, her hangi bir sanat dalından seçtiği bir dersten başarılı olamadığı zaman diplomasını alamayacak, doktor, avukat vb. olamayacak. AB şimdilik tavsiye kararı niteliğinde olan bu karar ileride zorunlu hale getirilmelidir diyor. Bunun üzerine düşündüğümüzde sanatın ne kadar önemli olduğu meselesinin bizde ne kadar aksadığını ortaya koymuş oluruz.

Ş.G. : Kendi öğrencilerimden biliyorum, tiyatro, resim, müzik gibi bir sanat dalını meslek olarak seçmek istediklerinde anne-babalar, gelecek ve geçim kaygısı taşıdıklarından “sen önce bir üniversite oku, mühendis-avukat vb. ol sonra resim, tiyatro vs. yaparsın” türünden yanıtlar veriyorlar, vaz geçirmeye çalışıyorlar çocuklarını, hatta “yetkilerini” kullanıp “hayır” diyorlar. Siz ressam olmaya karar verdiğinizde aileniz nasıl tepki verdi?

C.O. : Babam bir ilçede sağlık memuruydu ve fikri biraz daha farklıydı. “Ressam olmak falan biraz sıkıntılı ama resim öğretmeni olursan atanırsın, hayatın garanti olur. Ben arzularım ki sen hukuk oku” derdi. Annemse okuma yazması olmayan bir kadın, ama bir halk filozofu, bir bilge. Derdi ki babama “ Bu çocuk resim yapmak istiyor, eninde sonunda resimle de kendi hayatını kazanmayı becerir. Çocuğa karışma.” O zamanlar eve elli kiloluk çuvallarla toz şeker alınırdı ve annem onların bezlerini babamın tahtadan masasına raptiyelerle tuval gibi gererdi ben resim yapardım. Bunlar benim ilk tuvallerimdi. Benim böyle enteresan bir şansım vardı. Ailelerin tiyatro, resim, müzik gibi sanat isteyen çocuklarına bunun yerine onu hobi olarak yaparsın, öncelikle sen bir meslek edin, ekmeğini kazan falan demeleri, aslında güncel hayatın, pratik yaşamın doğal sonuçlarından bir tanesi. Aileleri bu konuda suçlamamak lazım. Çünkü filmlerde, senaryolarda ya da gerçek hayatın içinde, varsa bir iki kötü örnek, zayıf örnek onu gösteriyor ve gündemde tutuyorlar. Çünkü sıra dışı hayatlar ilgi çekicidir. Bu ilginç hayatları bütün sanatçıların hayatları sanıyorlar. Sanıyorlar ki bunu tercih ettiğinde çocuk hakikaten geçimini sağlayamayacak.  Oysa öyle değil. Hele günümüzde, televizyonlarda bu kadar dizilerin oynandığı, sinema sektörünün, reklam sektörünün bu kadar geliştiği bir alanda çocukların tiyatrodan, grafikten veya resimden mezun olup da ekmeğini çıkaramaması söz konusu bile değil. Ama birey tembelse hangi alandan gelirse gelsin hiçbir alanda başarılı olma şansı yok. Yani tembelse zaten tıp, hukuk, eğitim yani öğretmenlik, mühendislik okuyamamıştır. Ama kendisini geliştirmiş olan bireyin sanatta ekmeğini çıkaramayacağı, aç kalacağı düşüncesi tamamen bir şehir efsanesidir. Aileler yeteri kadar bilinçlendirilmediği, bilgilendirilmediği için bu konuda suçlanmamalıdır. Kendileri de bu konuda çok bilgilenme arzusunda değiller.

Ş.G. : Sanatı bir meslek olarak görmüyorlar sanki?

C.O. : Gören aileler var, çoğaldı. Benim verdiğim eğitim süreci ve yıllar bakımından baktığım zaman bu yargının çok değiştiğini görüyorum. Sanatı meslek olarak görmek isteyen, hatta çocuğu başka bir şey istediği halde çocuğunda sanatı gördüğü için güzel sanatlar okumasını isteyen, çok ısrarcı olan aileler var. Aile çok istiyor bazen de çocuk istemiyor.

Ş.G. : O zaman ne oluyor peki?

C.O. : Kuşkusuz çocuğun dediği oluyor. Diğer türlü de çocuğun dediği oluyor. Aile çok fazla direnç gösteremiyor. Ancak çocukta eşite yakın düzeyde başka bir alan daha varsa çocuk ona kayabiliyor. Sanatta bir ağırlık oluşmuşsa aile o konuda olumsuz anlamda bir başarı elde edemiyor. Çocuk yine bildiğini, düşündüğünü yapıyor.

kum3

Ş.G. : Zaten öyle de olmalı. Güzel sanatlar fakültelerine öğrenci hazırladığınızı biliyorum. Hayatını resme, sanata adamak isteyen genç sanatçılar için neler söylemek istersiniz?

C.O. : Gençlere ya da kalplerinin sanat için çarptığını düşünenlere -bunun yaşı yok- söyleyeceğim şey şudur. Bu arzunuzu, isteğinizi önce inanca sonra da mutlaka tutkuya dönüştürün. Tutkuyla, arzuyla kuşatamadığınız, kavrayamadığınız bir meselede istediğiniz sonuçları elde edemezsiniz. Yani insan hem tembel hem sanatçı olmaz. İçinizde uyanmış sanat bilincini, arzusunu hiçbir nedenle ertelemeyin ve bastırmayın. Çünkü hayat ertelemeye gelmez. Ölüm başucunuzda. Her şey yarım kalır sonra ve bugün ertelediğiniz hiçbir neden aslında o kadar da önemli olmayabilir, ileride onu görürsünüz. Yani ne sebeple erteliyorsanız rasyonel bir çözümle çözebilirsiniz. İlla herkesin sanat yapmak için çocuklarını terk edip Gogen gibi Tahiti’ye gitmesi gerekmez. Sanat ertelemeye gelmez.

Gençler için de şunu söylemek isterim:

“Diğerinden bir farkla kendini ifade etmeye başlıyorsun artık. Sanat düşünmeye başlamış olmak bütün diğerlerinden kendini ayırmak demektir. Bu öyle üstün insan anlamında değil duyarlık üzerinden ayırmak demektir. Madem bunu keşfettin, farkına vardın, alın terini, emeğini ve tutkunu ortaya koy. Başka türlü olmaz.”

CO-resim6Ş.G. : Merak ettiğim bir şey daha var; bu ilham dedikleri nasıl bir şeydir? Gerçekten gelir mi? Nereden gelir? Bilinçli olarak çağırabildiğimiz bir şey midir yoksa canı istediğinde mi gelir? 🙂

C.O. : İlham veya esin, sizin aslında peşine düşüp kovaladığınız, yakalamaya çalıştığınız bir Anka kuşudur. Size gelen değil sizin ona gittiğiniz şeydir esin.

Ş.G. : O zaman “bi dakka bi dakka ilham geldi!” diye bir şey yok yani 🙂

C.O. : Yoktur hayır. Bir meselenin içindeki arayış ve olağandışı yoğunlaşmadır. O yoğunlaşmayla yakalamaya çalıştığınız ve sonucunu kestiremeseniz bile bir sonuç beklediğiniz ve onun aslında sanat üzerinden somutlaşmasını murat ettiğiniz bir duygu halidir. Esin çağımızda çok üzerinde durulmayan hatta bazen alay konusu olan bir kavram. Filmlerdeki şarkıcıların, şairlerin “bana bir ilham geldi” demeleri üzerinden karikatürize edilmesi bu duyguyu biraz törpüledi. Esinsiz sanat mümkün değil çünkü esin aynı zamanda yaptığınız sanat eyleminin en üst duygu yoğunluğudur. Buna ihtiyacınız var. Öyle beklediğinizde gelen bir şey değildir. Beethoven’i düşünün, kafasının, aklının, zekâsının ve dehasının yoğunluğunu düşünün. O dehanın yoğunlaşmasının doğayla, sesle iletişimini düşünün. O sesin iç sese dönüşümünü düşünün ve onun bir harmoniye dönüşüp bir kompozisyona dönüşümünü düşünün. Nerede esin? Dışarıda mı yoksa sanatçının içinde mi? Demek ki esin bizim arkasından koştuğumuz, sanatçının iç dünyasında mevcut olan şeye denir. Zaten Anka kuşu da bir hayal kuşudur.

Ş.G. : Resim yapacağınız, yaptığınız zaman, yapıyorken ya da hayal ediyorken gözünüzde canlanıyor mu, görüyor musunuz onu yoksa yaptıkça mı geliyor?

C.O. : Her zaman olmuyor. Boş bir tuval geçekten de sonsuz, sınırsız bir dünya gibidir. Özellikle benim gibi ressamlar, sanatçılar, sonucu baştan görmezler. Boya niteliği, sürüş vs. gibi etkenlerden dolayı sonucu başka bir anlamda tahmin edebilirsin. Eskiz üzerinden veya herhangi bir somut görsel üzerinden ilerlemediğim için nerede ne çıkacağını kestirebilmem mümkün değil. Tuvalin sonucunu görüyor musun ya da tuvalin sonucunu görmek nedir dersen herhalde şöyle bir şeydir: bir el var, bir de onun üzerinde dolanan bir başka el daha var. Bu el tuvalde görünmez halde duruyor, büyük ihtimalle zihninizde de hazır. O eli yaptıkça üzerinde dolanan el gidiyor ve onun üzerine oturuyor. Onun üzerine oturduğunda tamam diyorsunuz.

el

Ş.G. : Anlatım şeklinize bayıldım sevgili Cezmi Hocam, daha uzun uzun sürer gider sizinle sohbet… Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

C.O. : Bana kıymet verdiğin için çok teşekkür ediyorum.

Ş.G. : Yoğun programınız içerisinde bize zaman ayırdığınız için ben çok teşekkür ediyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s